Ayrılık Sevdaya Dahil

“Epeyce kadın gizlice erkek” sözde kadınlar, mevsimlik sevdaların unutulmuş kızları, tasaları gizli cam güzeli kızlar, Sansaryan Han’da sorgulananlar, kullanılmış yüzlerini aynalara bırakan muhbirler, derinlemesine yalnız tutkular, mağlup sarhoşlar, parmak uçlarından yıldızlar damlayan adamlar…

Atillâ İlhan birbirinden sahici insanlarıyla kent resimlerini çiziyor bize…

Tanıyoruz o insanları; kimi ben, kimi sen, kimi o…

Bizler..

Atillâ İlhan‘nın “Ayrılık Sevdaya Dahil” şiir kitabından kendimce kırptığım tümceler, mısralar…

  • Sayfa 30 – “Hep Aynı Trenler”

Hep aynı trenler geliyor çok farklı zamanlardan

petograd’da kar kalınlığı tıklım tıklım kış

kalın buğular kuşatmış boy boy semaverleri

tatiana ivonovna’yla oturup bir çay içebilseydik

saatim bir buçukta durmuş kurmayı unutmuşum…

  • Sayfa 35 – “Tanrı İnsanı Unuttu”

yalnızlık sızıntısı zehirli yeşil

kaygılar kahverengi sokuluyor

bütün yüzler silinmiş

kim kimdir belli değil

büyük bir intihardan korkuluyor

  • Sayfa 77 – “Ayrılık Sevdâya Dahil”

ay ışığına batmış

karabiber ağaçları

gümüş tozu

gecenin ırmağında yüzüyor zambaklar

yâseminler unutulmuş

tedirgin gülümser

tedirgin gülümser

çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var

çünkü ayrılık da sevdaya dahil

çünkü ayrılanlar hala sevgili

hiç bir anı tek başına yaşayamazlar

her an ötekisiyle birlikte

her şey onunla ilgili

  • Sayfa 87 – “O plajda Onsuz”

gerçekten

yaşanacak bir anı mı sezdiğimiz

acaba gelecekten

yoksa eskittiğimiz

yoğun bir mutluluğun

birden hatırlanması mı

  • Sayfa 89 – “O plajda Onsuz”

içimde kirli bir balon gibi büyüyen boşluğun

tek bir sebebi var

senin yokluğun

 

Şairin söyledikleriyle noktayı koyalım.

“ayrılık da sevdaya dâhil/çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili.  Bir bitiş değildir ayrılık, yalnızca duruluş… Duygu ile mantığın, sezgilerle gerçeğin, spontane çıkışlarla sakinliğin ya da ruh ile beynin o akıl almaz birlikteliği.”

(Atillâ İlhan)

 

Ayrılık Sevdaya Dahil - Çünkü Ayrılanlar Hala Sevgili

Ayrılık Sevdaya Dahil – Çünkü Ayrılanlar Hala Sevgili

Büyüdükçe Döner Mavilerin Siyaha

Çok değerli yazarımız Esra Akmeşe; imzalayıp, Nesrin hanımefendi vasıtasıyla birinci elden ulaştırdığınız “Büyüdükçe Döner Mavilerin Siyaha” isimli ilk göz ağrınız olan romanınız elime geçtikten sonra bir akşamda olmasa da iki akşamda okuyup bitirdim. Eğer müsadeniz olursa kitap hakkında (gerçekleşen olaylarla ilgili) bir kaç yorumda bulunmak isterim :)

Baştan sona kadar yaşanması çok mümkün olaylarla geçiyor roman. Belki de yaşanmışlıkların bir kitap haline getirilmişidir bu eser.

Büyüdükçe Döner Mavilerin Siyaha

Büyüdükçe Döner Mavilerin Siyaha – Esra Akmeşe

Kitabın son sayfasına geldiğimde bu hayatta öğrendiğim ve inandığım bir kaç şeyin doğruluğunu bir kez daha teyit etmiş bulundum.

  • Bir insana yetki verildiğinde gerçek kişiliği/iç dünyası ortaya çıkar…
  • Bir insanın yaşayacağı hayat; “gözünü ilk açtığı”/”dünyaya ilk merhaba”  dediği yerle ilgilidir. Olmuşlar olacakların habercisidir…
  • Bir insanı gerçekten tanımak/bilmek istiyorsanız en az iki farklı ortamda deneyimleyin…
  • Başka insanların amaçlarına sadece araç olan birlikteliklerin sonu hüsrandır…

Şimdi biraz  da kitaba-yaşanan olaylara geçelim:

Öncelikle Bakkal Arif’ten nefret ettim. Bütün kötülüklerin en temelinde o yer alıyor.

Hüseyin’ in davranışları; bir baba nasıl olmamalıdır’ a en güzel cevaptır.

Nimet’ in kendi mutluluğu için her şeyi bırakıp kaçması doğru mu yanlış mı kitapta sorulan en temel soruya verilecek olan cevaptır. Gitmesi doğru olsa bile yıllar-yıllar son ortaya çıktığında konuşması/tavırları kabul edilir değil benim gözümde. Ortaya çıktığında kızından özür dilemesini beklerdim fakat davranışları tamamen şaşırttı beni. Ama sonuçta o da farklı ortamları görmüştü artık.

Fahriye; bir çocuğun/kızın/kadının başına daha neler gelebilir ki? Bir insanın başından bu kadar olay geçmesi için tabiri caizse lanetli olmuş olması lazım.

Kadın karakterler hep acı çeken taraftaydı, Erkek karakterler de hep kötüyü/umursamazı oynamış.

En çok üzüldüğüm Süleyman’ ın ölümü oldu.

Reşat hiç beklemediğim bir şekilde/ani son buldu.

Haklıların en sonunda kazandığını görmek adına bir kahraman olsun isterdim, buna en yakın isim olarak da Reşat’ı görüyordum. Ama gelişmeler hiç beklediğim gibi olmadı.

Saliha akıllılık yaptığını zannedip ne yapmaya çalıştı ise de hepsi ters tepti. Aslında o kadar da zeki değilmiş (Kendini akıllı zannediyordu hep).

Kadir “hayırsız evlat” nedir’e cevap olarak sunulabilir bu durumda.

Kitapta aslında çok şey var, ben hepsini de yazmak istemiyorum. Sadece biraz merak uyandırmak yeterli olacaktır diye düşünüyorum.

Kitaptan yavaş yavaş akarken bazı sayfalarda yazılanları kırptım kendimce.

Sayfa 65;

İnsanlar sahip oldukları enerjiyi kendi elinde olanlarla harcadıkları zaman mutlu olacaklarını bilselerdi gene de kendi hayatlarını başkalarının hayatıyla doldurmaya çalışırlar mıydı?

Sayfa 70;

Saatler akıp gider, insan ömrü böyle bitermiş. Zamanı durdurmak, geriye sarmak hiçbir zaman mümkün olmamıştır. O zaman, insan geçen saatler boyu ne yapmalıdır? Aklını mı dinlemeli yoksa kalbinin sesini mi? Hangisini dinleyen hata yapmazdı, kalbinin sesini dinleyen mi daha mutluydu yoksa aklın yoluna giden mi. Ya birinin mutluluğu, bir başkasının felaketiyse? Başkasının felaketi olmamak için, mutluluğundan vazgeçer miydi kimse?

 Sayfa 70;

 Şair neden “hiçbir şeye değişmemelisin bir bardak su içebilmenin mutluluğunu” demiş öyleyse…

Sayfa 89;

Gidişler bazen kalanlar için ölümdür, bazense her gidiş bir nefestir kalanlar için. Giden özleniyorsa kalan için bir dakika bile bir asır gibiyken, özlenmiyorsa geçen yıllar bir çayın demlenmesinden daha kısa gelirmiş insana.

Sayfa 111;

İyi olmak pek karlı bir iş değildi. İyi birini tanıyordu ama o iyi biri hiç mutlu olamamıştı. En iyisi düşünmemek anlamamaktı.

Sayfa 133;

Aklına gelmeyen başına gelmişti.

Sayfa 140;

 Yalan ve gerçek, ikisi de aynı uzaklıktaydı.

Sayfa 154; 

Beğenilmeyip, çöp tenekesine fırlatılan kâğıtlar aslında ne kadar çok sevdiğimizin, ne kadar çok değer verdiğimizin ispatı gibidir. (Mektup yazarken)

Sayfa 160; 

…Böylece öfkeyle kalkanın zararla oturduğunu yaşayarak öğrenmişti.

Sayfa 164; 

Son olan, öncekilerin toplamından çok daha büyük olduğu için son olma hakkı elde etmiştir. O halde ilk, ikinci, üçüncü ve sonrası…. Aslında hepsi aynıdır ve son olan geldiği anda öncekilerin hepsi aynı ölçüde anlamsızlaşır.

Sayfa 184; 

Kaybeden, tekrar tekrar savaşmak ister çünkü başına daha kötüsü gelemez, kaybetmiştir.

Kitapta yer almıyor ama Nimet adına Nazım Hikmet’ten de şunu eklemek istiyorum.

Ah benim sevdasında bencil, yüreğinde sağlam sevdiğim. Aklıma gelişini seveyim. Ne güzelde darma duman ediyorsun beni.

Bu kitabı okurken çok üzüldük, bundan sonraki kitaplarında artık gülmek istiyoruz, şimdiden bildirmiş olalım :)

Bu güzel hediye için bir kez daha teşekkür eder, kaleminin akıttığı mürekkep daim olsun diyorum :) En yakın zamanda diğer eserlerini de bekliyoruz. Ve tabi İstanbul’a geldiğinde bir çaya bekleriz her daim.

IceBucketChallenge için Meydan Okudum

Bir sosyal sorumluluk projesine dönüşen ve ALS hastalığına dikkat çekmek, bu hastalığa karşı insanların bilinçlendirilmesi ve bağış toplamayı hedefleyen proje, ülkemizde de yavaş yavaş yaygınlaşmaya başladı.

Mark Zuckerberg, Sherly Sandberg,  Tim Cook, Bill Gates, Sina Afra, Nevzat Aydın, Arda Turan, Burcu Esmersoy gibi isimler başlarından aşağıya içi buz ve su dolu kovaları boşalttılar.

Ben de projenin bir parçası olmak istedim ve başımdan aşağıya suyu döküverdim :) Ve Yılmaz Kahraman, Sinan Göker ve Çağdaş Can Birant’a da meydan okudum elbet :)


ALS hakkında detaylı bilgi için tıklayabilirsiniz

 

Eğer İmkansız ise Zamana Bırakın!

!

İmkansız denen bir şey yoktur, sadece gerçekleşmesi için biraz “zaman geçmesi” gerekir.

Olayları zamanına göre değerlendirmek gerekiyor her zaman.

Şuanda bizlere çok normal gelen bazı olaylar/gelişmeler vakti zamanında imkansızın ta kendisiydi ve “biraz zaman geçtikten sonra”, şimdi; ortada bir çaba olmamasına rağmen kendiliğinden gerçekleşiyor, olağan karşılanıyor…

Yıllar önce başlar hikayemiz…

Aged.matalebeziba

Babasının görevi dolayısıyla Anadolu’nun ücra bir köşesine giden genç kız orada tanıştığı bir delikanlıya sevmeye başlar.

Aradan günler geçer, aynı okula giden gençler birbirlerine deli-divane aşık olurlar.

Erkek olan Kürt, sevgilisi ise Türk’tür. Hatta sevgilinin babası “o zamanın düşüncesi ile birlikte” faşist bir partide siyaset yapan – tanınan bir şahsiyettir.
Ki Anadolu’ya gelmelerinin sebebi de babanın siyasi görevidir.

İkili bu birliktelikten son derece mutlu iken, yine zamanın şartları gereği bu ilişkiyi bütün herkesten saklarlar (saklamak zorundalar).

Kızın babası durumdan haberdar değildir ama bunu öğrendiğinde; bu ilişkin kalbine hançeri saplayacağı ve ceset soğuyana kadar başında bekleyeceğinden kimsenin şüphesi yoktur.

Aylar yıllar geçmeden kızın babası bütün her şeyi öğrenir, kızından, bu ilişkiye bir son vermesini aksi takdirde onu memlekete (Türkiye’nin Avrupa tarafına) göndereceğini çok net bir dille ifade eder.
Babasının dediği dedik – sözü edik olduğundan, kız; erkek arkadaşından ayrılmaya karar verir o anda. Uzun bir süre kız arkadaşından haber alamayan delikanlı, durumu tahmin eder, emin olmak için kızın babasına yakın bir noktadan geçer. Babasından aldığı o sert bakıştan sonra aklından geçenlerin başına geldiğini acı bir şekilde öğrenmiş olur.

O zamanlar cep telefonları hak getire. Haberleşme; tesadüfi karşılaşmalarla sağlanıyor ya da bir ortak arkadaş vasıtasıyla yapılıyor.

Uzunca bir süre birbirinde hasret kalan sevgililer bir gün yine okul münasebetiyle görüşürler. Birbirlerine baktıklarında, konuşmaya gerek kalmadan her şeyi birbirlerine anlatıyorlar bakışlarıyla.

İkisi çok farklı insanlardı aslında. Başlarken de bunun farkındaydılar.
Adı konmamış o plastik nasıl perde ile kornişi yıllardır bir arada tutuyorsa bu iki farklı insanı da bir arada tutan şey; adı konulmamış bir aşktan başka bir şey değildi.

O zaman tamamen ayrılmayı düşünmediler, çünkü bu gerçeğin bir gün onları bulacaklarını bilerek başlamışlardı. Birlikteliklerine gizli bir şekilde devam etme kararı alırlar.

Derken bir kara sabaha uyandıklarında kızın babası her şeyi öğrenmiş ve kızını çoktan memlekete doğru yola koyuvermiştir.

O kara günde güneş battığında; birliktelikleri de karanlıkta kaybolup gitti.

O olaydan sonra delikanlı okuluna devam eder, üniversiteye girmeye hak kazanır.
Bir iletişim aracı olarak telefonlar artık kullanılmaya başlanmıştır.
Bu iletişim kanalıyla bir süre görüşen ikili, kaçınılmaz sonu gördüklerinden, her biri diğerinin geleceğini düşündüğünden bir gün aniden iletişim kopar ve bir daha görüşmezler.

Aradan yıllar geçer kız bir türlü üniversiteyi kazanamaz ve en sonunda babasının evinde oturmaya karar verir.

Bir zamanların delikanlısı yetmiş yaşına geldiğinde kızın memleketine gitmek ister. Artık zaman değişmiş, farklı dünyaların insanları bir arada yaşamaya başlamışlardır.

Sora sora sevdiğinin evini bulur. Kız babasının evinde artık tek başına yaşamaktadır.
Aradan o kadar zaman geçmesine rağmen ihtiyar delikanlı kapıda göründüğü anda sevdiği hemen tanır onu.
Şaşkınlıkları geçer ve ikili konuşmaya – birbirlerinden habersiz geçen hayatlarını anlatmaya başlarlar.

İkisi de hiç evlenmemiş ve birlikte olabilecekleri bu günü beklemişler bir ömür.

Artık birlikteliklerine herhangi bir engel kalmamıştır.
Ama yaş yetmiş iş bitmiş….

Ve tabi bütün bu yaşan(ma)mışlıklara Erkin Koray “Öyle Bir Geçer Zamanki. . .” der.

 

Ayla Dikmen de eksik kalmaz…

Gizli saklı habersiz
Orada burada sessiz geçen günlerimiz
Her zaman yaşanmayan
Bir benzeri olmayan nerede o sevgimiz.

Varsın bu aşk böyle yarım kalsın
Sen içimde yaşayacaksın
Bu dünyaya bir daha gelirsem
İlk ve son aşkım sen olacaksın

Gerçekleşmesi için “beklenen zamanı geride bıraktığında” hayat hikayelerini karalamaya devam ederim…

Bu hikayede anlatılan kişiler ve kurumlar tamamen hayal ürünüdür. . .

!

 

Cumhurbaşkanı Seçimi İçin Oyumu Nerede Kullanacağım?

Seçimlerde gidip oy kullanmak önemlidir. Çünkü;

Eğer gidip oy kullanmazsan:

  • sevdiğin/istediğin/inandığın kişinin Cumhurbaşkanı olmasına bir vesile olamazsın,
  • başkalarının sevdiği/istediği/inandığı kişinin Cumhurbaşkanı olarak seçilmesine neden olacaksın bilgin olsun :)

Yani oy kullanmak nasıl bir seçim ise aslında oy kullanmamak da farkında olmadan yapılan bir seçimdir. Ve bilirsiniz ki insanın yaşadığı hayat farkında olarak/olmayarak yaptığı seçimlerin tezahürüdür :)

Kamu Spotu tadında mesajımızı verdikten sonra, asıl kısma geçebiliriz.

Cumhurbaşkanı seçimi birinci turu 10 Ağustos 2014 Pazar günü, seçimin ikinci oylamaya kalması durumunda ise ikinci turu 24 Ağustos 2014 Pazar günü yapılacak

Oyunu nerede kullanacağını öğrenmek için buraya ya da aşağıdaki resme tıklayarak Yüksek Seçim Kurulunun internet sitesinden Kimlik Numaranı girerek öğrenebilirsin.

1171

Vatana millete hayırlı uğurlu olsun şimdiden. . .

Cumhurbaşkanı Adayları Amblemleri

Cumhurbaşkanı Adayları Amblemleri

Ve son olarak Cezmi Kaloriferin üç aday için hazırladığı (Cumhurstar 2014 Cumhurbaşkanı Adayları Parodisi) video’ya göz atabilirsiniz :) 

 

 

Tesadüf

Tesadüf diye bir şey yoktur fikrimce. (Yeşilkaya – Yıllar Önce)

Yıllar önce “Tesadüf Diye Bir Şey Yoktur Fikrimce” diye bir blog yazısı yazdığımda, bu hayatta tesadüf diye bir şeyin olmadığını; insanın başına her ne gelirse hakkettiği için geldiğini kendimden çok emin bir dille klavyeden dökmüştüm bilgisayar ortamına.

O zaman bunları yazarken, tamamen kendi yaşadığım olaylardan yola çıkmıştım. Olumlu/olumsuz yaşadığım tüm olaylarda; ya bir şeyleri önceden planlamıştım ya da öncesinde bir şeyleri planlamadığım için tüm o olaylara eşlik etmiştim.

Son zamanlarda izlediğim Türk filmleri/dizileri sonrasında biraz düşündüm ve aslında hayatta çoğu şeyin tesadüf olabileceğine inanmaya başladım. . .

İlgi ile izlediğim ve sohbetlerinden son derece keyif aldığım “Güzel Köylü” dizisinde Cemal (Berk CANKAT)’in düğün alışverişi için İstanbul’a giderken orada Gül (Gizem KARACA) ile karşılaşması, sonrasında Cemal’in nikah masasında sorulan o genel soruya tam da cevap vermesi gerektiği anda Gül’ün orada belirmesi, tabi sonrasında yaşananlar. . .

Tesadüflerin abidesi sayılabilecek film elbetteki “Selvi Boylum Al Yazmalım“.

Bugün bir daha izlerken tesadüf kelimesi takıldı yine aklıma. Asya (Türkan ŞORAY)’nın yüzüne sürülen is’i silmek için nehir kenarına giderken, Dilek (Hülya TUĞLU)’in kendisinden uzağa gitmesin diye İlyas (Kadir İNANIR)’ ı kısa mesafeli işe göndermesi sonucu İlyas’ın “Aldırma Gönül” adını verdiği kamyoneti ile o nehrin kenarında çamura batması, ikilinin orada karşılaşmaları,  yolcularıyla mahsur kalmış Cemşit (Ahmet MEKİN)’ in yardım için yoldan geçen araçlara el kaldırırken kamyonetiyle yük taşıyan İlyas’ın durması, İlyas’ı terk eden Asya’nın yolda rastgele bir arabaya binerken arabanın kasasında Cemşit’in olması, İlyas’ın kaza geçirdiği sırada onu kurtarmaya giden kişinin Cemşit olması gibi gibi gibi. . . ve sonrasında yaşananlar. Bütün bunlar tesadüf işte : )

Önceki düşüncelerim izlediğim filmlerle birlikte yavaş yavaş değişmeye başlarken, “Hayatta tesadüf var mı yok mu?” sorusuna cevap verebilmek için konu ile ilgili büyüklerimin geçmiş deneyimlerine bakmak istedim. İşte bu noktada değerli büyüklerimizin “Tesadüf” ile ilgili sözlerini araştırmaya başladım. Bakalım hangi büyüğümüz ne demiş?

Farkındalıktan yoksun olan, olan biteni tesadüf sanır.

(Eddi Anter – Evet biraz ağır konuşmuş)

 

Tesadüf inançsızların kadere taktığı isimdir.

(Andre Suares – Eddi’den eksik kalır yanı yok gibi)

 

Kazananlar tesadüfe inanmazlar.

(Nietzsche – Yine bir hiç’çilik)

 

Kainatta tesadüfe, tesadüf denmez.

(Sokrates – Ne demek istediğini ben de anlamadım)

 

Ömrümüz tesadüflerin verdiği malzemelerle yapılır.

(Abdülhak Şinasi Hisar – Hayatın anlamını sorgularken)

 

Hiç kimse ile tesadüfen karşılaşmazsınız. Tesadüf diye bir şey yoktur. Hiçbir şey şans eseri olmaz. Hayat, şansın ve tesadüfün ürünü değildir.

(Neale Donald Walsch – Yıllar önceki halim gibi)

 

Bir adamı sabah gördüğümde tesadüf olarak kabul ederim, öğlen aynı adamı bir daha görürsem kuşkulanırım. Akşam karşılaştığımızda tereddütsüz silahımı çekip vururum. Tesadüflere inanmam.

(Al Capone – Hak veriyorum)

 

Hiçbir başarımı tesadüfe borçlu değilim. Buluşlarım da tesadüf değil çalışmalarımın eseridir.

(Thomas Edison – “Tesadüf değil alın teri” demek istemiş)

 

Hangi büyüğüme inansam bilemedim. Sanırım Türk filmi izlemeye devam edeceğim bir süre daha. . .

İki dakikalığına bütün her şeyi bir tarafa  bırakacak olursak, eğer “Gözlerin Doğuyor Gecelerime” dediğiniz biri varsa hayatınızda; tesadüfün en güzeli gelip sizi bulmuş demektir.

 

 

Bugün ayın 13’ü olması dolayısıyla bir soruya da açıklık getirmek istiyorum. 13 Eylül 2012 tarihinde Optimum’a gidişimle başlayan, yarım bırakılan film, yarım kalan kumpir ile devam eden süreç başından sonuna kadar hep planlıydı, orada tesadüf yoktu :)

Ufak bir not: Sadece nerede dünyaya geldiğimiz tesadüf olabilir benim gözümde. Çünkü anne-babamız bizi dünyaya getirirken fikrimizi sormuyor, olay tamamen bizim dışımızda gelişiyor ama gel gör ki sonuçta biz oluyoruz : )

Herkese huzurlu mutlu geceler (sahurlar). Nice mutlu 13’lere. . .

 

 

Beyaz – Orhan Hakalmaz – Âlim – Korku – Köpek

Dün akşam çok sevdiğim bir insanla birlikte Türk Halk Müziğinin değerli isimlerinden Orhan Hakalmaz’ın da konuk olduğu Beyaz Show’u izlerken, değerli sanatçının Anadolu’ya giderken karşılaştığı olayları anlatırken, gitmek istedikleri yere bir türlü gidememeleri üzerine oradaki insanlara adresi sormaları ve sonrasında gördükleri o müthiş ilgi, hoşgörü ve misafirperverliği dinledikten sonra biraz karalamak istedim bir şeyler.

Geçenlerde hiç ilgimizin olmadığı çirkin bir olayda, acaba suçlanacak mıyız korkusuyla kabuğumuzu çekilirken bir arkadaşım çok güzel bir hikaye anlattı. Hikayenin adına ne koysam bilemedim ama hikayede bir âlim ve bir de köpek yer alıyor.

Âlim; her şeyi çok iyi bilen anlamına geliyor olsa da, aslına bakıldığında bu insanlar çevrelerinde gelişen olayları çok iyi gözlemleyen, şahit oldukları olayları yorumlayan ve çok güzel sonuçlar üreten ileri görüşlü insanlardır.

Hikayede bahsi geçen âlim, günün birinde bir gölün kenarında, gölgesinde serinlediği bir ağaca sırtını dayamış çevresini izlerken, çok susadığı ağzından uzayan dilinden ve akan salyasından belli bir köpek koştura koştura göle doğru su içmeye gelir.

Köpek tam eğilip su içecekken suda yansımasını görüp korkar ve geri kaçar. Biraz uzak bir noktada durur ama çok susamıştır, dayanamaz, koştura koştura tekrar göle gelir yine aynı durum yaşanır ve suyu içemeden tekrar uzaklaşır.

Bu durum bir kaç sefer yaşanır ve sonunda köpek koştura koştura gelirken bir anda gölün ortasına atlar, kana kana suyunu içer, gölden çıkarken şöyle bir silkelenir ve kuyruğunu sallaya sallaya mutlu bir şekilde gider.

Tüm bu olup bitenleri izleyen âlim, elindeki papirusa bir göl, içinde bir köpek çizer ve altına şu notu ekler: İnsan bu hayatta korkularıyla yüzleşebildiği müddetçe mutlu olur.

Biz bu hikayeyi dinledikten sonra tabi duramadık, kabuğumuzdan çıktık ve gittik durumu konuştuk derken içimiz rahat bir şekilde ayrıldık.

Aslında ben sözü şuraya bağlamak istiyorum. Yıllarca insanlar doğuda, güneydoğuda insanlarla görüşmekten, konuşmaktan, onları tanımaktan korktular. Bu onlarda sadece korku olarak kalmadı aynı zamanda içlerini kemirdi. Ve hatta çoğu anne-baba yıllarca, acaba benim kızım ileride bir gün evleneceğim dediği arkadaşını bizimle tanıştırdığında, “arkadaşı doğulu mu olacak” diye yıllarca korku ile yaşadılar, yaşıyorlar maalesef. Ama bu korkularını yenip oralardaki insanları samimi bir şekilde tanımaya çalışsalar o kadar değerli, misafirperver, hoşgörülü insanlar var ki. . .

Kötü insan hiç mi yok? Var elbette, her yerde olduğu gibi. Her ülkede, her şehirde, her kasabada, her köyde. .  .  Ama asıl olay meseleyi genelleme gibi bir haksızlığa düşmemekten geçiyor. . . İşte tam da bu noktada Orhan Hakalmaz gibi gerçek sanatçılara çok vazife düşmektedir. . .

Tabi aradan yıllar geçer, alimin sırtını dayadığı ağacı ziyaret edenler, ağaca şöyle bir not düşüldüğünü de görürler.  Âlim de olsan bir köpekten bile öğreneceğin çok şey vardır. . .

Herkese mutlu, huzurlu geceler. . .